İnsanoğlu bir takım içgüdüler ve yeteneklerle donatılmış olarak dünyaya gelir. Daha dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren meraklı ve sorgulayan gözlerle etrafını inceler. Eşyayı, çevreyi, insanları, davranışları anlamaya çabalar. Annesi, babası, yakınları onunla ilgilenerek, onun küçücük dünyasına inerek, meraklarını gidermeye çalışırlar; ona yeni yeni şeyler öğretmeye gayret sarf ederler.
İnsanın belki daha anne karnında iken başlayan öğrenme serüveni ölünceye dek sürecek bir eylemdir. Hayatının her anında, her önemli safhasında, yapılan her yanlışta hatta insan pek çok şey öğrenmektedir. Öyle ya boşuna denmemiş olsa gerek, “Bir musibet, bin nasihatten iyidir.” diye…
Bu öğrenme süreci yaratılışına, yeteneğine, fiziksel ve ruhsal özelliklerine göre her canlı için kaçınılmaz bir durumdur. Hatta bazen canlı bunun bedelini canıyla bile ödeyebilir. Yani bir kedicik, araçların hızla gittiği bir yoldan aheste aheste gidemeyeceğini böyle bir tehlike atlattığında bir daha unutmamacasına kavramıştır. Küçücük bir bebek de yanmakta olan bir elektrik sobasına elini değdirdiğinde, elinin yanmasıyla, bir daha soğuk halde iken bile aynı eşyaya el sürmeyecektir.
Elbette bu anlatılanlar tecrübeler neticesinde edinilen –öğrenilen- bilgilerdir. Nihayet sirklerdeki veya başka ortamlardaki evcilleştirilmiş, hatta çeşitli marifetler kazandırılmış canlılar da benzer yollarla öğretilmişlerdir. İnsanı bu noktada diğerlerinden ayıran tartışmasız en büyük özelliği “düşünebilme” yeteneğidir. Allah diğer canlılardan farklı olarak sadece insana “akıl” nimetini bağışlamıştır. Bu eşsiz bir lütuftur insanoğlu için. Öyle ki Allah sorumluluğu, görevleri ve dini de insanlar içinden sadece aklı olanlar için zorunlu tutmuştur. Çocuklar ya da deliler dinen –hatta yasalar önünde bile- sorumluluk sahibi değildirler. O bakımdan bu tür varlıklar akıl sahibi olana dek ancak öğretilebilirler ya da koşullandırılabilirler.
Eğitim ise akıl sahibi canlıların olaylar, şartlar ve durumlar karşısındaki davranışlarını, tutumlarını kalıcı olarak ve genel kabul görmüş normlar doğrultusunda değiştirebilme eylemlerinin bütünüdür. Bu biraz da gelenekle, ahlakla, dinle ve evrensel doğrularla ilgili bir durumdur. Yani eğitilmiş kişinin davranışları, olabildiğince örfle, ahlakla evrensel doğrularla kıyaslanır. Yasalar da bu normlara göre düzenlenir. Örneğin hırsızlık evrensel kurallara göre de, gelenek ve ahlak anlayışlarına göre de, yasalara göre de suçtur.
Eğitim akıl işidir. Akıllıların işidir. Akıl ile yapılabilecek bir iştir. Ve kesinlikle öğretimden ayrı ancak onunla birlikte uygulanabilecek bir olgudur. Öğretmeninizin size dilbilgisi kurallarını, ya da sayıları anlatması “öğretim” olarak değerlendirilirse, size yalanın kötü bir davranış olduğunu belletmesi “eğitim” olacaktır. Buradan şu sonuca varmak mümkündür: İnsan bir takım nesnel bilgileri teorik veya pratik olarak öğrenebilir. Hayatta bu bilgileri kullanabilir. Ancak bu bilgiler yanında davranışlarında beklenilen ve olumlu yönde değişiklik olmazsa bu kişi için “eğitimli” diyemeyiz.
Milli eğitimimizin temel amaçlarından ve belki de en önemlilerinden biri bireylerde kalıcı ve olumlu davranış değişikliği yapabilmedir. Tüm öğretmenlerimiz eğitim hayatımız boyunca bizlere bunu kazandırmaya gayret ettiler. Eğitim alan bireyler olarak milletimizin ahlaki, örfi, dini değerleri yanında evrensel ve insani değerler ile de donanmalı, hayatımızın her evresinde bunu ısrarla uygulamalıyız. Çünkü eğitimli olmak böyle bir şeydir. Fark buradadır. Son sözü Ziya Paşa’ya bırakırken söyledikleri üzerinde şöyle bir düşünmekte yarar var:
“Bed-asla necabet mi verir hiç üniforma
Zerdûz palan ursan eşek yine eşektir!”
(Üniforma soysuzlara soyluluk mu verir? Altın semer/palan vursan da eşek yine eşektir)
H.Hüseyin GÖKTAŞ / Edebiyat Öğretmeni